T.C. Cumhurbaşkanlığı
Diyanet İşleri Başkanlığı

Çankırı Müftülüğü

13.10.2021

Hz. Peygamberimiz ve Vefa Toplumu

Eğer gönlün, yârine gerçekten bağlı ise gözünü aç da şükret; vefâdan bahset!

Dikeni bırak da gülden nasîb almağa bak!” Hazret-i Mevlânâ

 

Vefa kavramı; sözünde durma, sözünü yerine getirme, borcunu ödeme, sevgi, dostluk ve bağlılıkta sebat etme, kendini sevenleri, kendisine iyiliği dokunanları unutmama, dostlarıyla ilgiyi kesmeme gibi anlamlara gelir. Bu güzel özelliklere ve yüce vasıflara sahip olan kimseye de vefakâr ya da vefalı denir. Vefakârlık; kadir kıymet bilmek, kendisine yapılan iyiliği unutmamaktır. Vefanın zıttı olan nankörlük ise iyiliğin kadrini bilmemek ya da kendisine yapılan iyiliğe kötülükle mukabelede bulunmaktır.

Vefa, başta Cenab-ı Hak olmak üzere aile, akraba, yakınlar, dostlar, arkadaşlar ve bütün varlık âlemiyle emanet ve sadakat temelli bir münasebet kurmaktır. Vefa, sözüne sadık kalmak ve onu muhafaza etmek için olanca gayreti göstermektir. Söz ile davranışların doğru ve birbiriyle uyumlu olmasına dikkat etmektir. Vefa doğrunun, doğruluğun ve adaletin kardeşidir.

Vefa, fert için bir kıymet ve değer, toplum için huzur ve saadettir. Toplumsal bünye için en esaslı değerlerden, en ulvi özelliklerdendir. Zira bütün muameleler, akitler ve sosyal ilişkiler vefaya bağlıdır. Bir toplumda vefasızlık baş gösterirse güven duygusu sarsılır. Ferdî ve içtimaî hayatta kadirşinaslık ve vefa olmazsa insanî ilişkiler zedelenir, toplumsal dayanışma ve yardımlaşma ruhu kaybolur, neticede toplumsal huzur bozulur.

Vefakârlık ve kadirşinaslık imandandır, vefasızlık ise nifak alametidir. Bu sebepledir ki mümin vefalıdır, vefalı olmak zorundadır. Vefa, mümin ahlakının bir gereğidir.

Yüce dinimiz İslam’ın en temel iki kaynağı olan Kur’an ve Sünnete baktığımızda vefa kavramının çok sık yer aldığını görürüz. Cenab-ı Allah bir ayet-i kerimesinde şöyle buyurur: “Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.” (Fetih, 10)

Yine, Peygamber Efendimizden mervi bir hadis-i şerifte cenneti kazanabilmemizin şartları sayılırken şu sıralama dikkat çekicidir:“Bana kendi adınıza altı şeyin güvencesini verin, ben de size cennetin güvencesini vereyim. Konuştuğunuzda doğru söyleyin, söz verdiğinizde sözünüzü tutun, size bir şey emanet edildiğinde ona riayet edin, iffetinizi koruyun, gözlerinizi (bakılması yasak olandan) sakının ve ellerinizi (haramdan) çekin.” (İbn Hanbel, V, 323)

Hz. Muhammed, Kur’an’ın talepleri doğrultusunda İslam’ı insanlara tebliğ etmeye başlayıp güvenli ve vefalı bir toplum inşa etmeye çalışırken Hz. Peygamberin takip ettiği temel ilkelere baktığımız zaman, bunların günümüz Müslümanları için de vazgeçilmez olduğunu anlarız. Bu ölçütlere dikkat edildiği nispette müminin hem dünyası ve ahireti mamur olabilecek hem de vefalı ve güvenli bir toplum inşa edilmiş olacaktır.

Kur’an “And olsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah`ı ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah`ı çokça zikredenler için güzel bir örnektir.” buyurarak Hz. Muhammed’i bir rehber olarak önümüze koymuştur. (Ahzâb, 33/21). Dolayısıyla insanın kendi mutluluğu da toplumsal hayatın düzeni ve bu düzeni sağlayan değerlerin var olması da onun kılavuzluğuyla sağlanabilecektir. Unutmamak gerekir ki, Kur’an’da iyi olarak zikredilen ne kadar haslet varsa bunlar Hz. Muhammed’de vardı. Sakındırılan ne kadar kötülük varsa, bunların hiçbiri de O’nda yoktu. Bu nedenle Hz. Muhammed Kur’an’ın canlı örneği idi ve Hz. Aişe’nin “Onun ahlâkı Kur`an’dı.” sözü hakikatin tam ifadesiydi. (İbn Hanbel, VI, 91.)

 

Şöyle bir tespit yerinde bir değerlendirmedir: Hz. Peygamber, inancı, ibadeti, güzel ahlakı, çevresindeki insanlarla olan ilişkilerindeki doğruluğu ve dürüstlüğü, vefakârlığı, cömertliği, azmi ve kararlılığı, bağışlayıcılığı, cesareti, şefkat ve merhameti, kadınlara, çocuklara, köle ve cariyelere karşı ince kalpliliği, fedakârlığı, emaneti ehline vermesi, itidal üzere yaşayışı, sadeliği, samimiyeti, alçak gönüllülüğü, edep ve hayâ timsali oluşu, gösteriş ve lükse değer vermemesi, tefrika ve fitneden uzak durması, birlik ve beraberliği telkin etmesi, istişareye değer vermesi, can, mal, ırz ve namus emniyetini sağlaması, çevresinde bulunan herkese eşit mesafede oluşu, aile ve çocuklarına kazandırdığı değerlerle örnek oluşu, hizmet ve külfette en önde, nimette ise en sonda yer alışı ile toplumun güvenini kazanmış ve ‘el-Emîn’ sıfatı ile ashabına en güzel örnek olmuştur.

 

Hz. Peygamber, kendi sahip olduğu ahlakî hasletleri sürekli dile getirmek suretiyle toplum hafızasını âdeta nakış nakış işlemiştir. Gayr-i ahlakî hususları da aynı ısrarcılıkla toplumdan soyutlamaya gayret etmiştir.

 

Kur’an-ı Kerim’i rehber, Hz. Peygamberi örnek alan mü’min de etrafına güven telkin eden, ahdine vefa gösteren ve kendisiyle endişesiz bir şekilde yaşanılabilen insandır.

 

Vefa; güvendir, sadakattir. Verdiği sözü yerine getirerek kardeşine söz senediyle güvence vermektir.

Vefa; hatırlamaktır. Sevdiği, muhabbet beslediği kardeşini unutmamak, onu hep iyilikle yâd etmek, her daim hatırında olduğunu hissettirmektir.

Vefa; sadakadır, yardımdır. Dili, rengi ve vatanı ne olursa olsun ihtiyaç sahibi kardeşine yardım eli uzatmak, zor zamanlarında her daim yanında olduğunu hissettirmektir.

Peki, kimlere vefalı olunmalı, nelere vefa gösterilmelidir?

Mümin için vefaların en yücesi hiç şüphesiz kendisini en şerefli varlık olarak yaratan Yüce Rabbine karşı göstereceği vefadır. İnsanın Rabbini tanıması, O’na iman etmesi, O’na karşı kulluk vazifesini yerine getirmesi en büyük vefakârlık; Rabbini inkâr etmesi, O’nun yüceliğini tanımaması ve O’na kulluktan imtina etmesi ise en büyük nankörlüktür. Dolayısıyla Allah katında gerçek vefa, -elest bezminde- O’na verilen sözü unutmamak, ne pahasına olursa olsun bu ahde ve misaka sadakat göstermektir. Rabbine karsı vefayı kuşanan insan, O’nun kullarına karşı da kadirşinas olacaktır. Anne-babasına, eş ve çocuklarına, akraba ve dostlarına, imtihan için gelip geçtiği dünyaya karşı göstereceği her türlü vefasızlığın, Allah’a beslediği vefa duygusuna halel getireceğini bilecektir. Dolayısıyla Rabbimize karşı vefamızın en büyük göstergesi, kulluğumuzun ve sadakatimizin bilincinde olmamız ve hayatımızı bu noktada tanzim edebilmemizdir.

Yaratılmışların en şereflisi olan insanoğlu Peygamberine ve onun hak davasına karşı vefalı olmalıdır. Aynı zamanda kendine karşı vefalı olmalıdır. Kendine vefalı olmak hiç kuşkusuz, Rabbimizin bizlere emanet ettiği bu canı ve bedeni maddi-manevi her türlü kötülüklerden koruyarak beden emanetine riayet etmektir.

Günümüzde maalesef ahlakî değerler ciddi bir şekilde yara almış, adeta günlük hayatın dışına itilmiştir. Ahlakî değerlerin yozlaştığı günümüzde, vefa duygusu da bu durumdan nasibini almıştır. Zira vefasızlık günümüz dünyasında ve insanında kol gezmektedir.

Bugün Yüce Rabbimizle aramızdaki ahdimizi hatırlamaya, tüm insanlık ve kâinatla olan vefa sözleşmemizi yenilemeye ihtiyaç vardır. Müminler olarak bizler, vefayı en üst seviyede yasayan ve temsil eden, vefa insanı ve muallimi Hz. Peygamber’in rehberliğinde vefa toplumunu yeniden inşa etmekle vazifeliyiz. Bu vazife bilinciyle görevimize sarılarak yeniden vefalı günlere ulaşmak ümidiyle...

Mehmet AKMEŞE

Kurşunlu İlçe Vaizi